Keşfetme Arzusu

     Geçen ay keşfedilmek isteyen insana baktık. Görünmek, tanınmak ve anlaşılmak isteyen insana... Bu ay bakışı tersine çevirelim çünkü insanın hikayesi yalnızca başkalarının onu fark etmesini beklemekten ibaret değildir. İnsan, aynı zamanda kendisinin bilmediği şeyi fark etmek ister. Kapının arkasında ne olduğunu merak eder. Yolun nereye çıkacağını görmek ister. Henüz okumadığı kitabı açar, hiç bulunmadığı bir şehre gider, bilmediği bir kavramın peşine düşer ve başka türlü bir hayatın mümkün olup olmadığını düşünür. Bazen bunu büyük bir keşif olarak adlandırırız. Bazen yalnızca merak ama ikisinin arkasında da benzer bir dürtü var: Bildiğimiz dünyanın sınırının ötesinde ne olduğunu öğrenme arzusu...


    İnsan güvende olmayı sever. Bildiğini tekrar etmek rahatlatıcıdır. Tanıdığımız yollar, alıştığımız insanlar, bildiğimiz fikirler ve tekrar eden gündelik düzen belirsizliği azaltır. Buna rağmen insan yalnızca güvenli olana bağlı kalsaydı muhtemelen ne uzak denizlere açılırdı ne laboratuvara girerdi ne yeni bir iş kurardı ne de yıllardır taşıdığı bir düşünceyi sorgulardı. Fakat insanın içinde güvende olma hissi kadar eski başka bir eğilim daha vardır. O da merak etmek. Belki de insanın dünyayla ilişkisini özel kılan şeylerden biri budur. Yalnızca çevresine uyum sağlamaz ve çevresinin ne olduğunu da anlamaya çalışır. Yalnızca bildiğini kullanmaz, bilmediğini de araştırır. 



    Merak, gündelik dilde çoğu zaman basit bir özellik gibi kullanılır. Merak ettim der ve sonra başka bir konuya geçeriz. Psikoloji açısından ise merak bundan daha karmaşık bir olgudur. Daniel Berlyne, yirminci yüzyılın ortalarında merakı; yenilik, karmaşıklık, belirsizlik ve şaşırtıcılık gibi özelliklerle ilişkilendiren önemli çalışmalara imza attı. Berlyne'a göre çevredeki bazı uyaranlar dikkatimizi özellikle çeker çünkü alışılmış olanla tam olarak uyuşmazlar. Yeni olan, çelişkili olan veya henüz çözemediğimiz bir şey zihinsel uyarılma yaratır ve araştırma davranışını harekete geçirebilir (Berlyne, 1960). Bu bize basit ama önemli bir şey söylüyor: İnsan; yalnızca cevaplardan değil, sorulardan da etkilenir. Bazen bir şeyi bilmemek rahatsız eder. Bir kitabın sonunu, bir olayın nedenini, yabancı bir kelimenin anlamını veya bir insanın neden belirli bir biçimde davrandığını öğrenmek isteriz. 


    George Loewenstein bu durumu 1994 yılında ortaya koyduğu "bilgi boşluğu" yaklaşımıyla açıklamaya çalıştı. Ona göre merak, bildiğimiz şey ile bilmek istediğimiz şey arasında bir boşluk olduğunu fark ettiğimizde güçlenebilir. Bilmediğimizi bilmiyorsak çoğu zaman merak da etmeyiz ama bilgi sınırımızı fark ettiğimiz anda eksiklik görünür hale gelir ve onu kapatma isteği doğar (Loewenstein, 1994). Bir haritada bilmediğimiz bölgeyi görmek gibi sınırı gördüğünüz anda ötesini merak etmeye başlarsınız. Bu açıdan düşünüldüğünde merak, cehaletin karşıtı değildir hatta bazen onun farkına varılmasıdır. İnsan, ne kadar çok öğrenirse ne kadar çok bilmediğini de görebilir. Belki de keşfetmenin ilk koşulu budur.



    Bir şeyi merak ederiz çünkü öğrenmek bize haz verir. Başka bir şeyi ise bilmediğimiz için rahatsız oluruz ve o belirsizliği kapatmak isteriz. Jordan Litman'ın epistemik merak üzerine geliştirdiği ayrım, bu iki durumu anlamak için oldukça kullanışlıdır. Litman, merakı iki biçimde ele alır: İlgi temelli merak ve yoksunluk temelli merak. İlgi temelli merakta yeni bir şey öğrenmenin kendisi haz vericidir çünkü cevabı bilmek zorunda olduğun için değil, öğrenmek hoşuna gittiği için araştırırsın. Bir konu sizi başka bir konuya götürür. Okuduğunuz bir isimden başka bir kitaba geçersiniz. Bir şehri araştırırken tarihini, tarihini araştırırken mimarisini, mimarisinden kültürünü keşfetmeye başlarsınız. Yoksunluk temelli merakta ise bilinmeyen şey daha çok zihinsel bir eksiklik gibi hissedilir. Cevabı bulmadan rahat edemezsiniz. Çözülmeyen bir problem, hatırlayamadığımız bir isim veya yarım kalmış bir bilgi zihninizi meşgul eder (Litman, 2008). Birinde keşfetmenin hazzı vardır, diğerinde bilmemenin huzursuzluğu. Gerçek hayatta ise ikisi sık sık birbirine karışır. Bir araştırmacı başladığı konuyu sevdiği için araştırabilir ama bir noktadan sonra çözemediği sorunun cevabını bulmak zorunda hisseder. Bir gezgin yeni bir şehri yalnızca görmek için gidebilir ama sonra bir sokağın hikayesine takılıp saatlerce araştırabilir. Keşif tam burada ilginç hale gelmeye başlar çünkü merak, her zaman önceden belirlenmiş bir hedefe doğru ilerlemez. Bazen bir soru bizi cevaba götürür, bazen cevap yeni bir soruya...


    İnsan merak eder ama aynı insan belirsizlikten de rahatsız olabilir. Keşfetme arzusunun temel çelişkisi burada olabilir. Bildiklerimiz bize güven verirken, bilmediklerimiz ise yeni ihtimaller doğurur. Bu ikisi arasında sürekli bir denge kurmaya çalışır. Davranış bilimleri ve hesaplamalı sinirbilimde bu mesele genellikle "keşfetme-mevcut olanı kullanma" ikilemiyle ele alınır. Basit bir örnek düşünelim. Her zaman gittiğiniz ve sevdiğiniz bir yer var. Bildiğiniz yere giderseniz alacağınız sonucu büyük ölçüde tahmin edersiniz. Bu, mevcut bilgiyi kullanmaktır. Fakat karşı sokakta daha önce denemediğiniz bir yer açılmıştır ve oraya giderseniz hizmet kötü de çıkabilir, çok daha iyi de olabilir. İkinci seçeneği seçtiğinizde bir miktar garanti edilmiş faydadan vazgeçerek yeni bilgi edinirsiniz. Bu ikilem yalnızca bir yere giderken karşımıza çıkmaz. Meslek seçerken, araştırma konusu belirlerken, yatırım yaparken, bir beceri öğrenirken, seyahat ederken ve hatta insan ilişkilerinde bile benzer bir gerilim yaşarız. Bildiğimizi sürdürmek daha güvenlidir, keşfetmek ise yeni bir ihtimal uğruna belirsizliği kabul etmektir (Cohen, McClure & Yu, 2007). Burada keşfetmenin bir maliyeti vardır. Zaman harcarsınız, yanılabilirsiniz ve hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz ama keşfetmemenin de görünmeyen bir maliyeti vardır. Daha iyisinin mümkün olup olmadığını hiçbir zaman öğrenemezsiniz. Bu nedenle insan hayatının bütünü, bir anlamda keşif ile tekrar arasında kurulmuş bir dengedir. Yalnızca keşfederek yaşamak mümkün değildir. Sürekli yenilik arayan bir insan, hiçbir yerde derinleşemeyebilir ama yalnızca bildiğini tekrarlayan insan da dünyasının sınırlarını giderek daraltabilir. 



     Yeni olan tam da yeni olduğu için sonucu bilinmeyendir. Bu yüzden keşfetme arzusu ile risk arasında doğal bir bağ vardır. İlk kez başka bir ülkeye gitmekten yeni bir iş kurmaya kadar pek çok keşif, insanın kontrol alanından belirli ölçüde çıkmasını gerektirir. Fakat burada risk kavramını romantikleştirmemek gerek. Her bilinmeyene atılmak cesaret değildir ve her risk anlamlı değildir. Keşfetmenin değeri yalnızca tehlikesinde değil, yeni bilgi üretme ihtimalindedir. Araştırmalar insan keşfinin tek biçimli olmadığını da gösteriyor. Samuel Gershman'ın deneysel çalışmalarında; insanların hem belirsizliği sistematik olarak bilgi edinmek amacıyla tercih edebildiği "yönlendirilmiş keşif" davranışları hem de seçimlere bir miktar rastlantısallık katarak alternatifleri denediği keşif davranışları görülmektedir (Gershman, 2018). Bu bulgu, gündelik hayat açısından da ilginçtir çünkü bazen yeni bir şey öğrenmek için bilinmeyene bilinçli olarak da gidebiliriz. Bazen de alışkanlığımızı bozarak yeni ihtimallere alan açabiliriz. Bütün keşiflerin kıta değiştirmesine gerek yoktur bazen de yalnızca rutinin dışına çıkmak da yeterlidir. 


    Keşfetmek; yalnızca bilinmeyen bir bilgiyi edinmek değil, bazen keşif sürecinin kendisi ödüldür. Ryan ve Deci'nin Öz-Belirleme Kuramı üzerine çalışmalarında içsel motivasyon; insanın dışarıdan bir ödül olmaksızın yenilik, meydan okuma, öğrenme ve kendi kapasitesini kullanma yönelimiyle ilişkilendirilir. Yalnızca sonuç için değil, etkinliğin kendisinden de aldığı tatmin nedeniyle de araştırılabilir ve öğrenilebilir (Ryan & Deci, 2000). Bir çocuk, bunu çok açık biçimde gösterir. Her şeyi sorar, nesneleri çevirir, dokunur, açar, bozar ve tekrar yapar. Çoğu zaman da sonunda bir ödül olmadığı halde öğrenmeye devam eder. Yetişkinlikte ise merakımızın üzerine başka hesaplar eklenmeye başlar. Bunun faydası olacak mı? İşime yarar mı? Zaman kaybı mı? gibi sorular ve hesaplamalar başlar. Bu sorular ve hesaplamalar gereksiz değildir. Hayat, sınırlı zaman ve kaynaklarla yaşanır ama bütün öğrenmeyi sadece fayda üzerinden değerlendirdiğimizde keşfin önemli bir bölümünü kaybederiz.


    


    Todd Kashdan ve çalışma arkadaşları merakı; yenilik ve meydan okumayı fark etme, takip etme ve bunlarla ilişki kurma yönünde olumlu bir motivasyon sistemi olarak ele alır. Onların geliştirdiği "Curiosity and Exploration Inventory"de keşif, yenlik ve meydan okumaya yönelme ile deneyimin içine yoğun biçimde katılma boyutlarıyla öne çıkar. (Kashdan, Rose & Fincham, 2004). Bu açıdan bakıldığında merak, yalnızca bilgi toplama değildir ve hayata katılma biçimidir. Diğer taraftan merakı azaltmak, hayata katılmamızı da etkiler. Burada merakı nasıl kullandığımız da bir o kadar önemlidir. Yeni bir yere gidecekken orayı önceden merak edip bakmak, ilk karşılaşmanın niteliğini azaltır. Eskiden bir yere gitmek, büyük ölçüde orayı ilk kez görmekti. Bugün ise çoğu zaman daha önce gördüğümüz görüntünün gerçeğini ziyaret ediyoruz. Böylece keşif bazen bilinmeyenle karşılaşmaktan ziyade önceden seçilmiş görüntüleri doğrulamaya dönüşebiliyor. 


    Burada teknolojiye romantik karşı çıkış gerekmiyor. Bilgiye ulaşabilmek başlı başına büyük bir imkandır zaten ama şu soruyu sormak da önemlidir: Belirsizliği tamamen ortadan kaldırmaya çalışırken merakın yaşayabileceği alanı da daraltıyor olabilir miyiz? Bir geziyi kusursuz planlamakla, bir şehri keşfetmek aynı şey değildir. Birinde ne aradığımızı biliriz diğerinde ise ne bulacağımızı bilemeyiz. Ve bazen seyahatten sonra hatırladığımız şey "mutlaka görülmesi gerekenler" listesindeki yer değil, yanlışlıkla girdiğimiz sokaklardır. Keşfetmek bazen yalnızca daha fazla seçenek görmek değildir ve gerçek keşif beklentimizin dışında bir şeyle karşılaşabilmektir...







Berlyne, D. E. (1960). Conflict, Arousal, and Curiosity. McGraw-Hill.

Cohen, J. D., McClure, S. M., & Yu, A. J. (2007). “Should I Stay or Should I Go? How the Human Brain Manages the Trade-Off Between Exploitation and Exploration.” Philosophical Transactions of the Royal Society B: Biological Sciences, 362(1481), 933–942.

Gershman, S. J. (2018). “Deconstructing the Human Algorithms for Exploration.” Cognition, 173, 34–42.

Kashdan, T. B., Rose, P., & Fincham, F. D. (2004). Curiosity and exploration: Facilitating positive subjective experiences and personal growth opportunities. Journal of Personality Assessment, 82(3), 291–305.

Litman, J. A. (2008). Interest and deprivation factors of epistemic curiosity. Personality and Individual Differences, 44(7), 1585–1595.

Loewenstein, G. (1994). The psychology of curiosity: A review and reinterpretation. Psychological Bulletin, 116(1), 75–98.

Ryan, R. M., & Deci, E. L. (2000). Self-determination theory and the facilitation of intrinsic motivation, social development, and well-being. American Psychologist, 55(1), 68–78. 

Yorumlar