Yabancılaşma, çoğu zaman ani bir kopuş olarak değil fark edilmesi güç bir çözülme olarak başlar. Ne belirgin bir kırılma vardır ne de açık bir kayıp duygusu... Her şey yerli yerinde görünür; gündelik hayat, alışkanlıklar ve ilişkiler devam eder ancak bütün bu sürekliliğin içinde, adlandırılması zor bir eksiklik hissi yavaş yavaş kendini hissettirmeye başlar. Bu eksiklik dediğimiz şey doğrudan bir yoksunluk değildir aslında; daha çok, bir şeylerin artık eskisi gibi "ait" hissettirmemesiyle ilgilidir.
İnsanlar genellikle başlangıçta bu durumu fark etmezler çünkü yabancılaşma, dış dünyadan çok iç dünyada gerçekleşen bir mesafe değişimi gibidir. Kişi hala aynı işleri yapar, aynı insanlarla konuşur, aynı yolları yürür fakat bütün bu tekrarların içinde deneyimin kendisiyle kurulan bağ giderek zayıflar. Yapılan eylemler ile hissedilenler arasındaki mesafe açılır. Böylece yaşam, içeriden deneyimlenen bir süreç olmaktan çıkarak dışarıdan sürdürülen bir düzene dönüşür.

Bu dönüşümün en belirgin yönlerinden biri: İnsanın kendi eylemleriyle kurduğu ilişkinin değişmesidir. Eskiden yapılan şeyler, doğrudan bir anlam üretirdi; bir çaba, bir yönelim ve bir karşılık içerirdi. Şimdi ise modern dünyanın yaşamı içerisinde ve hızlanmış yapısında eylemler giderek amaçlarından koparak yalnızca sürekliliğin bir parçası haline gelir. Yapmak; artık anlam üretmek için değil, devam etmek için yapılır. Bu durum, üretkenliğin artmasına rağmen anlam duygusunun zayıflamasına yol açar.
Modern dünyanın ritmi, bu süreci daha da derinleştirir ve sürekli hareket halinde olmayı teşvik eden bir yapı içinde durmak, düşünmek ve deneyimi derinleştirmek giderek zorlaşır. Hız, yalnızca fiziksel bir tempo değil; aynı zamanda zihinsel bir düzen de kurar. Bu düzen içinde insan, yaşadığı şeyleri anlamlandırmak yerine onları tüketmeye başlar. Deneyimler birikir ama içselleşmez. Zaman dolar ancak derinlik oluşmaz.
Yabancılaşma işte tam olarak bu gibi belirtiler üzerine belirginleşir: Yaşam doludur ama içi boşalmıştır. Yapılacak çok şey vardır; fakat bu eylemlerin hiçbiri güçlü bir yönelim hissi üretmez. İnsan, kendi hayatının içinde etkin bir özne olmaktan ziyade sürekliliği sürdüren bir işleyişin parçası haline gelir. Bu durum, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi de dönüştürür ve ne hissettiğini, ne istediğini ve neye yöneldiğini giderek daha az ayrıt edebilir hale gelir.
İçsel deneyim, dışsal beklentiler tarafından şekillenir. Böylece modern insan, kendi içinden hareket eden bir varlık olmak yerine dış dünyanın taleplerine göre şekillenen bir yapıya dönüşür. Bu dönüşüm, doğrudan bir zorlama değildir. Çoğu zaman gönüllü bir uyumla gerçekleşir. Kendimizi neyin yönlendirdiğini fark etmeden onun içinde hareket ederiz. Bu durum artık gündelik hayatın sıradan akışı içinde normalleşir ve kendimizden uzaklaşmış halimizle yaşamaya devam ederiz. Hatta bu uzaklaşma ve yabancılaşma çoğu zaman; başarı, verimlilik ve uyum gibi kavramlarla üstü örtülür. Bu nedenle yabancılaşma; açık bir problem gibi değil, örtük bir durum gibi varlığını sürdürür.
Bununla birlikte kendimizden uzaklaşıp yabancılaştığımız bu mesafe hiçbir zaman tamamen ortadan kaybolmaz. Zaman zaman, beklenmedik anlarda, bu kopuş hissi yeniden görünür. Kısa bir duraksamada, bir düşüncede, bir karşılaşmada ya da basit olarak bir sessizlik anında insan, kendisiyle arasındaki mesafeyi fark eder. Bu anlar genellikle kısa sürer ama yabancılaşmanın üzerini örten sürekliliği geçici olarak kesintiye uğratır.
Bu tür anlar, yabancılaşmanın mutlak olmadığını gösterir. İnsan, tamamen kopmuş değildir; yalnızca uzaklaşmıştır ve kendine geri dönebileceğini düşünebilir. Ancak bu dönüş, kendiliğinden gerçekleşmez. Çünkü modern yaşamın yapısı, bu mesafeyi sürekli yeniden üretir. Hız, yoğunluk ve beklenti, bireyin kendisiyle kurabileceği ilişkiyi sınırlamaya devam eder. Bundan ötürü mesele yalnızca bir bireysel farkındalık değildir; aynı zamanda bu farkındalığın sürdürülebileceği bir alanın varlığıdır. Dolayısıyla insanın kendine yeniden dönebilmesi ve hissedebilmesi için yalnızca içsel bir yönelim yetmeyebilir. Aynı zamanda bu yönelimi taşıyabilecek bir mesafe de gereklidir. Bu mesafe; hızdan uzaklaşmayı, sürekliliği kesintiye uğratmayı ve deneyimi yeniden sahiplenmeyi içerir.
Yabancılaşma, bu anlamda insanın kendisini kaybettiği bir durumdan çok kendisiyle olan ilişkisinin zayıfladığı bir süreçtir. Bu süreç geri döndürülemez değildir ama kendiliğinden de çözülmez. Onu görünür kılan şey, çoğu zaman bir duraksama, bir sorgulama ya da basit bir dikkat anıdır.
Belki de asıl mesele tamamen kaybolmak değil; geri dönebileceğimiz bir mesafeyi koruyabilmektir.
Ama eğer insan kendisiyle olan bu mesafeyi fark etmiyorsa, gerçekten hala kendisine ait bir hayat yaşıyor mudur?



.jpg)
Yorumlar
Yorum Gönder